Piliçler kuşatıyor ve günü ortadan kaldırıyor. Güneş parlak, ama piliçler yolda. Evet, gökyüzü piliçlerle kaplı, piliçlerle sıkışık. Dönüyorlar ve sonra yine dönüyorlar. Bunlar piliçler birini aynı anda salıyorsun ve küçük- çeşitli türleri. Şimdi tünemek için eve geliyorlar— hepsi aynı cins aynı hızda.
Çeviri: Mustafa Burak Sezer Kasım / 2008 / İslamabad
Yedi Iklim, Sayı: 231 Haziran 2009
...........................................
Home to Roost
By Kay Ryan
The chickens are circling and blotting out the day. The sun is bright, but the chickens are in the way. Yes, the sky is dark with chickens, dense with them. They turn and then they turn again. These are the chickens you let loose one at a time and small- various breeds. Now they have come home to roost — all the same kind at the same speed.
18 Ekim 2010 Pazartesi
Muzip, Aykırı bir Şair: Kay Ryan
Mustafa Burak Sezer
Kay Ryan kozmosla kısa bir görüşme yapana kadar şair olabileceğini tahmin etmiyordu. 1976'da West Cost'dan Doğu'ya doğru süren, uzun bir bisiklet yolculuğuna çıkmıştı. Kolerado'nın kayalık dağları arasında bisikletini sürerken, aklına, "Bir yazar olabilir miyim?" sorusu geldi. Kozmos soruyla karışık bir cevap verdi: "Bir yazar olmak istiyor musun?"
Kay, evet dedi, bunu her şeyden daha çok istiyordu. Bir kaç yıl sonra, Kay ve arkadaşları kendi imkanlarıyla ilk kitabını yayınladı: "Dragon Acts to Dragon Ends." (Ejderha Tarihinden Ejderha Sonlarına)
Kay Ryan genellikle kısa mısralı, kısa şiirler yazan bir şair. Şiirleri sayfa üzerinde basit duruyormuş ve kolayca okunuyormuş imajı veriyor ama temasal olarak oldukça kompleksler. Bir kerede birden fazla şeyi sunan bir şiiri var Ryan'ın: kederli, gülünç, rahatsız eden ya da gizemli, korkutan ama umutlu bir şiir. Ryan kelimelere maskaralık yaptırmayı, onlarla oynamayı seven bir şair. Kafiyeyi, umulmayan yerlerde kullanmaktan hoşlandığını söylüyor.
Kay Ryan, "şiirin, dil ile yapılan iletişimin, en mahrem, en özel biçimi" olduğunu söylüyor. Kaç tane veya ne kadar az okuyucusu olursa olsun, değerini asla yitirmeyeceğine inanıyor. Ryan'ın şiir yazmak isteyenlere tavsiyesi: "Çok okuyun. Şiir olması şart değil. Bilim, felsefe, gazete, cinayet romanları ve tüm diğer türleri okuyun. Dile aşık olmak güzel bir şey."
Ryan bir çok ödül kazanmış bir şair. Sık sık Amerikan şairi Emily Dickinson'la karşılaştırılıyor ama Ryan bundan hoşlanmıyor. Favori şairleri arasında, Amerikalı William Carlos Williams, Robert Frost, Polonyalı şair Wislawa Szymborska ve Portekizli şair Fernando Pessoa bulunuyor.
Kay Ryan 1945'de doğmuş Amerikalı bir şair ve eğitimci. Ryan altıncı şiir kitabı, The Niagara River'ı (Niagara Nehri) 2005'te yayınladı. İlk kitabı `Dragon Acts to Dragon Ends`, daha önce de belirttiğimiz gibi arkadaşlarının da katkısıyla tamamen kendi imkanlarıyla 1983'te yayımlandı. İkinci kitabı, Strangely Marked Metal (Tuhaf Mimli Maden) (1985) için bir yayıncı bulan Ryan'ın çalışması, bazı şiirleri antolojilere girene ve ulusal dergilerde eleştirilene kadar, neredeyse 1990'ların ortasına kadar farkedilmedi. 2004, Ruth Lilly Şiir Ödülünü kazandıktan sonra tanınmaya başladı. Temmuz 2008'de, Charles Simic'in halefi olarak, Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) tarafından Amerika'nın Büyük Şairi (Poet Laureate) seçildi.
Kırık bir şair olarak Ryan
Emily Dickinson ve Marianne Moore gibi Ryan, zekanın ve dilin orjinalitesinden hoşlanır, en umulmadık yerlerde şiirle dalgasını geçer. “Klişelerin rehabilatasyonu”nu şairin bir misyonu olarak görür. Kurnazca karakterize edilmiş, şaşırtıcı uyaklar ve çabuk ritimlerle Ryan’ın yoğun şiirleri muzip bir nüktedanlık ve sıradışı bir bilgelikle doludur.
Ryan’ı 2003 modern Amerikan şiiri antoloji kitabına ekleyen J. D. McClatchy, şair hakkında, “Ryan’ın şiirlerinin, Erik Satie minyatürleri veya Joseph Cornell'in kutuları gibi yoğun, neşeli ve tuhaf ilişkileri vardır. Bugünün edebi kültüründe Ryan bir anomalidir(aykırılık): Dickinson gibi şiddetli ve eliptik (eksiltili) ve Frost gibi kaygısız ve eseflidir. Şiire yaşanmış bir hayatla başlayan ama hâlâ keder ve tereddütle körelmiş ve bu hâli yaşam hakkındaki fikirlerine kılavuz kılmış şairler vardır. Bir de şiire fikirlerle başlamış, hayatı teorilerine doğru çeken şairler vardır. Marianne Moore ve May Swenson bu ikinci türe giren sanatçılardandı, Kay Ryan da öyle” der.
Bir şair olan ve Sanat için Ulusal Bağış (National Endowment for the Arts) kurumunun başkanlığını yürüten Dana Gioia, Ryan’ın ilk destekçilerinden biriydi; Gioia şairi, düşünceli, şaşkın, müşfik ve son derece septik aykırı bir tip olarak tanımlıyor. Gioia, “Ryan kıvırabilirse kesinlikle dünyanın bir parçası olabilir. Bunun için gerekli koşullara sahip olan bir şair. Bu onu bazı yönlerden Dickinson’a benzetiyor” diyor. Ryan’ın şiirleri genellikle, oldukça kısadır. Dana Gioia, Ryan üzerine yazdığı ilk denemelerinden birinde, şairin şiirinin yönüsü hakkında konuşmuştu: “Ryan, bize şiirin akıl çelen gücünü hatırlatıyor, okuyucunun zihnini, hayal gücü ve hislerini nasıl meydana çıkarıp, ödüllendirdiğini gösteriyor. Ryan’ın muhteşem bir şekilde kısaltılmış şiiri, kısa şiirin ortaya çıkan yeni ustaları Timothy Murphy, H. L. Hix ve emektar ustalar Ted Kooser ve Dick Davis gibi şairlerle yan yana gelerek, vecizliğin (concision veya icaz sanatı) ve yoğunluğun dönüşünün sinyalini veriyor."
Bir çok eleştirmen, Ryan ve Marianne Moore şiirinin arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Charlotte Muse bu babta, Ryan’ın “Mirage Oases” ve Moore’ın “By Disposition of Angels” adlı şiirlerinin karşılaştırmalı olarak okunmasını önerir. Moore ile olan akrabalık hakkındaki diğer görüşlere bir ilave olarak, May Swenson, Stevie Smith, Wendy Cope ve Army Clampitt gibi eleştirmenler de Ryan’la olan benzerliklerini tartışmıştır. Nitekim Katha Pollitt, Ryan’ın dördüncü kitabı Elephant Rocks’ın (1997), William Blake tarafından tekrar yazılmış bir Stevie Smith olduğunu, ama Say Uncle’da (2000) Ryan’ın George Herbert’in ve İngiliz komedi şairi Wendy Cope’un şairane bir dölü olarak ortaya çıktığını yazdı. Başka bir eleştirmen ‘Say Uncle’ hakkında, “Ryan’ın tesadüfi edası ve geleneksel bilgeliğe kafa sallaması, A. R. Ammons veya ona uzaktan bağlı olan Emily Dickonson hayranlarına Ryan’ı sevdirebilir. Ama şiirinin dar yapısı, sıra dışı uyakları ve etiksel hükümleri, Ryan’ı daha çok Marianne Moore ve ondan sonra gelen Amy Clampitt’in geleneğine yerleştiriyor” diye belirtiyor.
Ryan’ın nüktedanlığı, hazır cevaplılığı ve kurnazlığı şiirini eleştirenler tarafından sık sık belirtilir, fakat Jack Foley şairin köklü vakarı üzerinde durur. Foley, Say Uncle üzerine yazarken, “Bu görkemli, sınırlı kitapta, karanlıktan daha fazla, kısa bir “ışık” var. Kay Ryan, ciddi şeyler yazan ciddi bir şair ve ciddi bir gezegende yaşıyor. Ryan kesinlikle komik olabilir ama bu nadiren şairin canını yakar” diyor.
Dr. James H. Billington, Ryan şiirini, “bu kalitede bir sadelik şiire son derece yakışıyor. Ryan, küçük imajlar kullanarak, çok sıradan bir şeyi veya sıradan bir duyguyu daha incelikli ve derinden görmenizi sağlıyor” diye yorumluyor.
Ryan, California Üniversitesi’nde öğrenciyken, şiir klubü başvurusunu geri çevirmişti; Ryan, o zamanları, ‘belki de çok yalnızdım’, diye hatırlıyor. Şimdi ise civardaki en seçkin şiir klüplerinden birine kabul edilmiş durumda: Amerika’nın 16. büyük şairi.
manifestoyu şimdi yazmak hem büyük bir hata hem de erken olur kanaatindeyim. bana göre manifestoyu şiir yazıyor zaten. köken itibarıyla bir başlangıç çizgisi çekmedim ama kırık şiiri arkaik divan şiirinde de, neo-klasik ingilizlerde de veya post-war amerikanlarında da bulmak mümkün. herkes kırık şiir yazmıyor ama.
kırık olmanın bir çok yönü var. ben de hepsini kafamda oluşturmuş değilim. garibin ve ikinci yeninin kırıka uyan tarafları var ama bütün olarak da kırık değil.
kırık şiir hiphop kültürü biraz. rahat ve bol giyiniyor. asi ve ağzı bozuk. kimi zaman dolaylı kimi zaman dolaysız yoldan ironik, sarkastik ya da direk küfrediyor. ama küfürün en büyük özelliği kırık olması. bana göre kırık şiirin merkezinde yer alan konuşma dilinden daha çok, dilin tabusunu, adetini, konvensiyonel dayatmacı medeni ve yapmacık şeklini iplemeden içine geldiği gibi söylemesi. salak salak ilham beklemeden, bilinç ve altından gelen ne varsa konuşmak. tabi bu konuşmayı elde etmek için şair olmak şart. şairlik sana kelimeler üzerinde gizli bir kontrol veriyor çünkü. insanlar içinden geldiği gibi konuşurken faka basıp düşerler. kırık şair faka basmadan kıvırmasını bilmeli.
modern olan ne varsa dalga geçiyor. mevcut türk şiiriyle, şairiyle, okuyucusuyla dalga geçiyor. kendisyle dalga geçerek şiiri şairden daha ön plana sokuyor. başı yok. giriş, gelişme, sonuç, netlik, bütünlük, climax, anti-climax, katharsis filan yok. başlarken bitip, biterken başlayabilir. genel itibariyle pat diye durur. bitmez. hatasını göstermeyi sever. okuyucuya hata gösterir. hata yapmakla şairin dolayısıyla insanın küçük ve aciz bir varlık olduğunu ortaya koyar. göz boyamaz ama gözleri rahatsız eder. düşünülmeden, planlamadan yazılırken kendi planını çizmesiyle kendi kendini dener, bu açıdan deneysel bir şey aynı zamanda. şair yazarken kendini de keşfediyor.
kafiyeyle, anlamsız deneysel zırvayla, pseudo-avantgardlıkla dalga geçiyor. beklenmedik kafiyelerin ve ritimlerin oluşması kasıtlı olan bir şey değil. şairin kelimeler üzerindeki oto veya psişik kontrolünden ötürü yarım kafiyeler oluşabiliyor. kırık şiir kafiye ve ses güzelliği yaratmak için yapılan bir şey değil. yazarken şairini sinirlendirmeli, güldürmeli ve düşündürmeli. sen yazdığına gülüp aynı anda sinirlenip düşünmüyorsan, bunun etkisi olmayacak demek.
her şeyden konuşabilen ve her forma girebilen bir şey kırık şiir. ateş, hava ve toprak değil ama su. çok rahat akıyor ve amorfik. klasik şiir formlarına, nesire, deforme edilmiş yarı klasik yarı avantgarde biçimlere de bürünebilir. formun kırık şiire büyük bir etkisi veya katkısı yok. alt alta dizsen de, yan yana koysan da (juxtapose) aynı tadı ve tesiri verecek.
kesinlikle humanist, apolitik, konformist, mıymıy, beyefendi ve nazik değil. yazılırken nereye gittiğini, ne söylediğini düşünmüyor. acı, geren ve huysuzlandırıcı olanı kırarak söylüyor. mizahi olmaya çalışmak kırık şiir değil ama mizah kırık şiirin merkezinde. ya da kırık komedi. aristo komediyi en sona itmişti. komedi ise bütün hayatın merkezinde olan şey aslında. kutsal komedi. epik, trajik, lirik, psişik ve materyalist olan ne varsa komedinin içinde
our homes ruined, our hearts ruined, our pockets ruined
don’t ruin us hereafter ya rabbi
allah bes baki heves, amentü yarabbi
amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rusulihi vel yevmil ahiri ve bil kaderi hayriyi ve şerrihi minellahi taela
vel basü badel mevt
hakkun:
eşhedü enla ilahe illallah
ve eşhedü enne muhammeden abduhü ve resuluhü
amentu ya rabbi infinite times amentu
when we shut down don’t collapse our hard disks ya rabbi
ramadan has arrived, welcomed
come to our homes ya rabbi
we’re coming too ya rabbi
august 2008 / istanbul
*o, dear god!
1- hottiri, pottiri, zottiriks have no meanings in sense. it’s just like edward lear’s nonsense inventions in poetry.
orada bir uyku seti için terk edilmiş arkadaşlıklar çölünde sırt sırta vermiş iki akbaba olarak uçuyoruz omuzlarımızda “Das Kapital” ve “Mein Kampf” ve ezberimizde “Şer Çiçekleri” bir yalana arka çıkmanın bedelini bir diğerinin altında kalarak ödüyoruz
seküler dualar adıyoruz adımızın anılmadığı parlamentolara adımızın anılmadığı antları tekrarlarken vatandaşlık numaramızla at yarışı oynayıp vatansız kalıyoruz tekin olmayan bir hayalin peşinde
biz ki yirmi dört ayar altın parmaklıklı kafesimizde sevinçten yirmi dört saat parmaklarını şıklatan çoğunluğuz biz ki işporta tezgâhlarından tamah ettik “TÜRKİYE’DE GERİ KALMIŞLIĞIN TARİHİ”ne biz ki bir “ah” ettik mi karşıki dağlar alışveriş merkezi olur ya da toplu konut kooperatifi ve biz ki zekatı ödenmemiş zekamızla avlıyoruz bizi bekleyen yemleri ve yakalanıyoruz daha taksitleri bitmemiş küçük mavi çiçekli uyku setimize
orada frambuazlı çörekler için terk edilmiş arkadaşlar çölünde sürünüyoruz iki başlı çatal dilli bir yılan olarak sırtımızda “İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRİSİ” midemizde Ortadoğu, Hindistan, Afrika ve Çin
biz ki bir kez biz olamamış bir benler kalabalığı olarak yürüdük sahnede kimin bayrağını salladığımıza dikkat etmeden gurur duyduk astığımız kumaştan hiçbir şey duyamayan kulaklarımıza inat bağırdık sesimizi duyurmak için bronz heykellere ve döküldüğümüz kalıpsızlıkta bıraktık kendimizi benliklerimizle derinleştirdiğimiz sıradanlığın uçurumuna
orada sallama ısırgan otu çayı için terk edilmiş sevgililer çölünde kırılmış düşlerden ve kadri bilinmemiş rüyalardan akan kan sızıyor kumulların arasından ve ölümsüzlük otunu kaybeden Gılgamış